Paranormal Kaynaklar & Parapsikoloji Platformu  

Geri git   Paranormal Kaynaklar & Parapsikoloji Platformu > Buda Jo Red Paranormal Kaynaklar Forum Sitesi > Parapsikoloji & Spiritüalizm > Wicca (Vika) ve Cadılık

Wicca (Vika) ve Cadılık Vika ve Cadılık , Vika Paranormal Hikayeleri,Wicca Paranormal Aktiviteler,Cadılık Doğa Üstü Olaylar, hakkinda tum konular burda

Yeni Konu aç  Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 03-13-2018
redman - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
redman redman isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: Jul 2017
Mesajlar: 114
Tecrübe Puanı: 0
redman konu
Yazı Büyünün Dinlerdeki Yeri

Büyü kavramı dini açıdan farklılık gösteriyor. İnsanlar arasında yaygınlaşmış, internet üzerindeki kafa bulandırmak amacıyla gösterilen ve büyü zannedilen çok şey bulunmaktadır fakat dinlerin, mitlerin veya adına ne derseniz deyin basit ve birbirine yakın mantıkları bulunmaktadır. Bunların çoğu süslü hikayelerle dolu kitaplardan ibaret midir ?
Yoksa sahiden gizli mesajlar veya teknikler mi barındırmaktadırlar ?
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 03-14-2018
Saruu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Saruu Saruu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: Aug 2016
Nerden: Antalya-Manavgat
Mesajlar: 293
Tecrübe Puanı: 0
Saruu konu
Standart Sihir yapmak haramdır

Alıntı:
redman´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Büyü kavramı dini açıdan farklılık gösteriyor. İnsanlar arasında yaygınlaşmış, internet üzerindeki kafa bulandırmak amacıyla gösterilen ve büyü zannedilen çok şey bulunmaktadır fakat dinlerin, mitlerin veya adına ne derseniz deyin basit ve birbirine yakın mantıkları bulunmaktadır. Bunların çoğu süslü hikayelerle dolu kitaplardan ibaret midir ?
Yoksa sahiden gizli mesajlar veya teknikler mi barındırmaktadırlar ?
Sihir yapmanın, bununla meşgul olmanın hükmü hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Nevevî der ki:

"Sihir yapmak haramdır, büyük günahlardan olduğunda alimler arasında ittifak vardır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sihir yapmayı yedi büyük günahtan biri saymıştır."

Ancak, sihrin öğrenilmesi de öğretilmesi de haramdır. Bazı âlimler iki sebebe binaen sihir öğrenmeye cevaz vermişlerdir:

1. İçerisinde küfür olan sihirle, küfür olmayan sihrin farkını görmek ve göstermek için.

2. Kendisine sihir yapılmış olan bir kimseden sihri kaldırmak için.

Birincisi, sadece itikad açısından sakıncalı olabilir. Sihre inanmadıkça, sadece onun hakkında bilgi edinme yasaklanamaz. Bu durum, tıpkı putperestlerin putlarına nasıl ibadet ettiklerini öğrenmek gibidir. Zîra, sihirbazın yaptığı şeyin keyfiyetini bilmek, bir fiilin veya bir kavlin hikaye edilip anlatılmasından ibarettir, ama ona girişip onu yapmak başka bir şeydir.

İkincisi ise, büyülenen kimsedeki büyüyü çözmek, onu sihirden kurtarmak için yapılan bu mukabil ameliyeye Nüşre denir. Buna da câiz değil diyen olmuşsa da ailmlerin çoğuan göre caizdir. Saîd İbnu'l-Müseyyeb'in: "Allah, zarar veren (sihr)i yasakladı, fayda vereni yasaklamadı." dediği rivâyet edilir. Katâde merhum da: "Kişi, kendisine yapılan sihri tedavi edecek kimseyi arar" der. İbnu'l-Cevzî, bu ruhsatı şöyle ifade eder: "Nüşre, büyülenmiş, kimsenin büyüsünü çözme meselesinde, Ahmed İbnu Hanbel'e sorulunca: "Bunda bir sakınca yoktur" cevabını verir. Gerçi Ebû Dâvud, el-Merâsil'de Hasan Basrî'nin bir mürseli olarak Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'in: “Nüşre (büyü bozma) şeytan işidir" buyurduğunu rivayet etmiştir. Âlimler bu hadisi: "Resûlullah amelin aslına işaret etmiş olmalıdır, çünkü asıl itibariyle bu da sihirdir, hüküm kasda göre değişir, kim bununla hayır kastederse, bu hayırdır, kim de şer kastederse şerdir" diyerek yoruma kavuştururlar. İbnu Hacer şu hususa da dikkat çeker: Hasan Basrî'nin hasr ifade eden mürselinin zâhirine göre amel edilmemelidir. Çünkü, sihir bazan, (esas itibariyle meşru olan) rukye, dua ve ta'viz (muska) yoluyla da çözülebilmektedir. Öyle ise nüşre iki nev'e ayrılmış olmaktadır:

a) Sihirle yapılan nüşre ki hadisteki yasak buna bakar.

b) Meşru vasıtalarla yapılan nüşre ki, meşru olan nüşre ile de bunlar kastedilir.

Sihre karşı yapılacak mukabil tedavi yönteminin, helal olduğuna delil olarak gösterilen bir rivayet Hz. Câbir (radıyallâhu anh)'den gelen şu Müslim hadisidir. Der ki: "Benim bir dayım vardı, akrep sokmasına karşı rukye yapardık. (Dua, muska vb. yolla sihri zararsız hale getiriridik.) Bir ara Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) rukyeyi yasakladı. Bunun üzerine Efendimize gelerek: "Ey Allah'ın Resûlü! Siz rukyeyi yasakladınız, ben ise akrep sokmasına karşı rukye yapıyorum" dedi. Dayıma: "Sizden kim kardeşine faydalı olabiliyorsa onu yapsın" diyerek ruhsat tanıdı."

Bu meseleyi te'yîd eden bir diğer delil başta Buhârî olmak üzere pek çok hadis kitabında rivayet edilmiş olan: "Göz değmesi haktır" hadisidir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) göz değmesinin hak olduğunu, yani bunun sabit bir vak'a olduğunu ifade buyurmuş ve göz değmesine karşı tedavi yolları tavsiye etmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 03-14-2018
redman - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
redman redman isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: Jul 2017
Mesajlar: 114
Tecrübe Puanı: 0
redman konu
Standart

Peki kaynağı nedir büyünün/sihrin ? Bütün inançlarda kullanılan bir durum.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 03-15-2018
Katzfiel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Katzfiel Katzfiel isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: Jul 2016
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 586
Tecrübe Puanı: 429
Katzfiel will become famous soon enough
Standart büyünün/sihrin kaynagi

Alıntı:
redman´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Peki kaynağı nedir büyünün/sihrin ? Bütün inançlarda kullanılan bir durum.
Sihir (sihr), “gizli bir sebeple insanın gözünü ya da gönlünü yanıltan şey” demektir. Görenin görüleni olduğundan farklı algılamasıdır. Görülen, aslında görüldüğü gibi değildir. Eğer dişi keçinin memesi dolu dolu görüldüğü halde sütü az çıkarsa Araplar “anzun meshûrun” derler. Sabahın alaca karanlığına sehar (seher), seherde yenen Ramazan yemeğine de aynı kökten gelen “sahur” ismi verilmiştir. Seher, karanlıkla aydınlığın birbirine karışmış olması halidir ki, hakikatle hayalin, hakla bâtılın, gerçekle yalanın birbirine karıştığı hali çağrıştırır. Sihir, sebebi bilinmeyen herhangi bir şey olarak da tanımlanmıştır. Sihir, hakikatin zıddı olan zannı ve itmînânın zıddı olan vehmi ifade eder. Bunlar bazen görenden, bazen görülenden bazen de her ikisinden kaynaklanır. Mesel⠓Eğer onlara gökten bir kapı aralasak da onlar oraya çıkacak olsalar da ‘herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz sihirlenmiş bir topluluğuz’ derlerdi.” (15/Hicr, 14-15) âyetinde geçen “sihir” gören açısındandır. Çünkü kaynağı hakikat olduğu halde gören farklı algılamıştır. “Kimi (zaman) söz, bir büyüdür.” Hadisinde de dinleyen açısındandır. Bu anlamda Türkçe’de “İki söz, bir büyü” atasözü vardır ve tabii ki mecazdır. Şu âyette ise hem gören hem de görülen açısındandır: “Mûsâ bir de ne görsün: Onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihir marifetiyle, ona hızla akıyormuş gibi göründü (yuhayyelu ileyhi)” (7/A’râf, 116; 20/Tâhâ, 66).
Arapça'da "Se ha ra" kökünden türeyen “sihir” kelimesinin anlamı, hile yapmak, aldatmak, göz boyamak, gıda vermek, oyalamak ve bozmak demektir. Kelimenin ifade ettiği mana itibariyle baktığımızda da İslam'ın yüksek değerleriyle bağdaşması mümkün değildir. İslam, hilenin, aldatmanın, göz boyamanın, insanları asılsız şeylerle oyalamanın ve bozgunculuğun karşısındadır. Bunların tümüne her ne suretle olursa olsun Müslüman'ın tevessül etmesini yasaklar. Kelimenin Musa ve Süleyman kıssalarıyla Kur'an'da geçiyor olması, bunun İslâmîliğine delalet etmez. Kur'an bunları geçmişin bir vakıası olarak ele alır ve ipliğini pazara çıkartır. Nitekim Musa (as)'ın kıssasında Firavun'un ve sihirbazlarının hilesini Allah boşa çıkartarak elçisini galip getirmiştir. Allah'tan uzak câhilî toplumların, insanları kendilerine bağlamak ve kişisel çıkar sağlamak için varıp dayandıkları yer Kâhinler, medyumlar, sihirbazlardır. Haktan yüz çevirenlerin bâtıldan başka gidecekleri yerleri mi var?
Allah Musa’yı (a.s.) kardeşi Harun'la birlikte ayetlerle destekleyerek (20/Tâhâ sûresi, 12-47) Firavun'a gönderince, onun cevabı sihirbazlarını çağırmak olmuştu (20/Tâhâ sûresi, 58-73), (7/A’râf sûresi, 111-112). Ancak Allah'ın ayetleri karşısında yenik düşen sihirbazlar: "Biz Musa ve Harun'un Rabbine inandık" diye secdeye kapandılar. (20/Tâhâ sûresi, 70) Firavun'un tehditlerine aldırmayarak: "Seni bize gelen bu mucizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver, senin hükmün ancak bu dünyada geçerlidir."(20/Tâhâ, 72) diyerek şehadete yürüdüler.
Süleyman (as)'ın hükümdarlığı konusunda konuşanlar, O'nun bu imkânları sihir ve büyü ile elde ettiğini söyleyerek Allah'ın lütfunu görmezlikten gelmişlerdi. Kur'an bu konuyu ayrıntılarıyla açıklayarak (2/Bakara sûresi, 102) Süleyman (as)'ı temize çıkarmaktadır. İsrailoğulları'nın haktan yüz çevirenleri tarihin her döneminde fitnenin, bozgunculuğun, azgınlığın (17/4-7) kaynağı olmuşlar; her defasında da Allah'tan gerekli uyarıyı almışlardır. Sihir ve büyünün kaynağı bunlara dayanmaktadır.
Bunlarla yakın temasta olan kişi ve toplumlarda kehanette bulunan medyumlar, sihirle ve büyü ile uğraşan sihirbazlar, Cifir ve Ebced hesabıyla uğraşanlar hep olagelmiş, bâtıla dalanların umut kaynağı olmuşlardır. Allah bunların hiç birine ne gaybı bilme, ne de bir başkasını gaybî bir güç ile etkileme imkânı vermemiştir. Bunların her hüneri yalan, hile ve telkinlerle kişiyi psikolojik olarak etkilemeye çalışmaktır.
Bunların gerçekten iman eden mü’minler yanında hiçbir değerleri olmadığı gibi, onlar üzerinde hiçbir etkileri de yoktur. Onlar Allah'ın dilediğinden başkasının olmayacağına inanır ve yalnız O'na sığınıp O'ndan yardım beklerler (113/Felak sûresi, 1-5; 114/Nâs sûresi, 1-6).
Sihir; sebebi gizli olmakla beraber, gerçeğin aksine tahayyül olunan yıldızcılık, falcılık, medyumluk, cincilik, şarlatanlık, hilekârlık yolunda cereyan eden herhangi bir şey demektir. Halk dilinde de sihir veya büyü denilince akla gelen bunlardır ve bütün bunlar çirkin ve bâtıl şeylerdir. Çünkü bunda esrârengiz bir şekilde hakkı bâtıl, bâtılı hak; hakikati hayal, hayali hakikat diye göstermek vardır. Nitekim, “İnsanların gözlerini sihirlediler” (7/A’râf, 116); “Sihirleri sâyesinde ipleri ve sopaları onun hayâlini büyüledi, çünkü onlar gerçekten yürüyor gibiydiler” (20/Tâhâ, 66) buyrulmaktadır. Demek ki, esrârengiz, gizli sebep ile incelik, dış görünüşü itibarıyla çekicilik ve bir de kötü maksat, sihrin niteliğini belirler.
Dinî örfte sihir, sebebi gizli olmakla, gerçeğin zıddına tahayyül olunan, gözbağcılık, yaldızcılık, şarlatanlık, hilekârlık tarzında cereyan eden herhangi bir şey demektir. Kendisinde, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme özelliği söz konusu olduğu için, İslâm tarafından kötülenmiş ve yasaklanmış olduğu gibi; daha önce Yahûdilik ve Hıristiyanlık tarafından da yasaklanmıştı. Mâhiyetinde, esrârengiz gizli sebep ile incelik, dış görünüşünde câzibe, hile ve kötü niyet vardır. Sihrin ortaya konulabilmesi için teşebbüs edilmesi gerekli özel bir sebebi vardır. Bu özel sebebi herkes bilemediğinden, sihir hârika gibi zannedilir. Bunun için, sebebi herkesçe bilinmeyen herhangi bir hakikat bile başkalarını kandırmak için kullanıldığı takdirde sihir olur. Bu sebebin nazarî/teorik olarak açıklanabilir bir halde bulunması da şart değildir. Az çok taklidî bir şekilde ortaya konulabilmesi de yeterlidir.
Yaratılış sebebi ilmen açıklanamayan, tek başına ya da zincirleme bazı garip olaylar meydana getirebilmek sihir olmaz. Fakat insanları aldatmak için bunlardan faydalanmaya kalkışıldığı ve bu şekilde kalplere tesir ederek dolandırıcılık yapılmak istenildiği zaman bunlar sihir özelliği kazanırlar. Bunun için imansızlık, ahlâksızlık ve aldatmak, sihrin köküdür. Sihirbazlar, çeşitli bilimlerden, sanayi ve teknolojiden, edebiyattan, felsefeden, yaratılışın garip sırlarından kötü niyetleri için yararlanmasını bilirler. Bu şekilde hakkı gizlemek için yazılmış nice felsefeler, romanlar, tarih kılıklı kitaplar vardır. Vaktiyle hukemânın, yani hikmet ehli kimselerin “domuzların boynuna mücevher (inci gerdanlık) takmayın” nasihati, bu gibi kimselerin yüksek ilimleri öğrenerek, bunları kötü maksatlarla kullanmalarını önlemek için verilmiştir.
Sihir, din açısından şiddetle kınandığı ve yapanlara ağır cezalar öngördüğü halde; bazı kayıtlarla meşrû kılınmış hususlar için de kullanılmıştır. Hz. Peygamber’in “Belîğ olan sözlerden bir kısmı muhakkak sihirdir” (Buhârî, Nikâh 47; Müslim, Cum’a 47) sözleri bu cümledendir. Ömer bin Abdülaziz de, kişinin güzel konuşması ile gerçeği etkili şekilde ortaya koymasına “sihr-i helâl” demiştir. Bu durumda, hakkı ortaya koyan belîğ konuşmalar helâl bir sihir olup hakkı bâtıl, bâtılı hak şeklinde gösteren belîğ konuşmalar da haram bir sihirdir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 1/366-367)
Büyü anlamına gelen Fransızca ve Almanca “magie”, İngilizce “magi”, “magic” kelimelerinin aslının Yunanca “magos”tan geldiği bilinmektedir. “Sihir” kelimesi, Türkçede “büyü” kelimesiyle karşılanır. Aynı zamanda sihir kelimesi de kullanılır. Fakat, Türkçede sihir ve büyü kelimeleri tümüyle aynı anlamda kullanılmamaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de geçen “sihir” kelimesi, büyü anlamını da taşımakla birlikte sihir, büyüden daha geniş kapsamlıdır: Büyü ile sihrin bazı şekilleri arasında farklar vardır.
Öte yandan Türkçe’de büyücü ile sihirbaz aynı anlama gelmemektedir. Sihirbazlıkta gözü, görüşü aldatan, hokkabazlık, el çabukluğu ve renk yanıltmasına dayanan bir gösteri anlamı da vardır. İllüzyonizm, manyetizma, hipnoz, telepati gibi teknikleri uygulayan kimse, sihirbazdır. Büyücü ise, iyi veya kötü varlıkların yardımını sağladığı varsayılan, büyü tekniğini, usullerini, tılsımlı sözleri, iksirleri, uygun materyali, muskaları, diğer ilgili maddeleri bilen ve kullanan veya öyle kabul edilen kimsedir. Daha çok el çabukluğuna dayanan, sahne showlarına, halkı eğlendirme amacıyla gösterilen teknik ve illüzyonlara, gözleri yanıltmaya sihirbazlık denilirken; cinlerle iş yaptığı zannedilen, muska ve üfürükten yararlanan, insanların zihnini etkilemeye ve çeşitli rûhî hastalıklara veya bu hastalıkları tedâviye sebep olduğu kabul edilen kimselerin tıp, bilim ve din dışı araçlar kullanarak yaptıklarına da büyü denilmektedir. Cadılar ve kâhinler, büyücülerle karıştırılırsa da aslında onlarınki bir teknik değil; şahsî kabiliyet veya istismara dayanan farklı yöntemlerdir. Medyumlar, falcılar, astrologlar da modern müneccim ve büyücüler olarak kabul edilebilir.
Büyü, “tabiat üstü gizli güçlerle ilişki kurularak yahut kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı tabiî/doğal nesneler kullanılarak zararlı, faydalı veya koruma gâyeli bazı sonuçlar elde etmek için yapılan işler” şeklinde tarif edilebilir. Kutsalla ilişkisi bulunmaması ve ahlâkî amaç taşımaması, büyünün en temel özellikleridir; başlıca gayesi ise daima çıkar sağlamaktır. Batılı bazı araştırmacılar, “din” ile “büyü” arasında benzerlikler bularak, birbirlerini etkiledikleri, birinin diğerini doğurduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu, büyüyü tümüyle dışlayan, sihri küfür ve şirk olarak tanımlayan İslâm için, düşünülmesi bile mümkün olmayan bir bühtandır. Hatta, bu değerlendirmeyi, İslâm’ın dışındaki diğer dinler için de doğru olmayan ve din düşmanlığını sergilemek için, iki zıt şey arasında ayrıntıyla ilgili ve çok küçük bir iki benzerliğin kasıtlı olarak abartılmasından dolayı ortaya atılan bir iddia ve her türlü dine bir iftira kabul ediyoruz.
Din ile büyü arasında benzerlik bulanlara karşı şu görüşler ileri sürülür: Din her şeye gücü yeten bir varlığa, büyü ise tabiattaki bir güce yönelmektir. Dinin bir cemaati, büyücünün ise sadece müşterisi vardır. Dinde günah anlayışı varken büyüde yoktur. Dinde açıklık, büyüde kapalılık ve gizlilik; dinde itaat, bağlanma, büyüde muvakkat bir menfaat hesabı vardır. Dindeki duâ, ibâdet, ahlâk, dayanışma, birlik gibi temel unsurlar büyüde yoktur. Büyüde dinî uygulamalardaki mânevî, ruhanî özden, derûnî inanıştan çok dış unsurlar, katı şartlar, maddî araçlar ön plandadır. Büyü ilâhî otorite ve ahlâkî kuralların dışındadır.
Büyü, inanışa göre, Tanrı veya tanrıların kudretinin üstünde bir şey yapmak veya onları zorlayarak bir gâyeyi gerçekleştirmek iddiasındadır. Halbuki dinde Tanrı’ya itaat etmek, O’nun hoşnutluğunu kazanmak, gazabından sakınmak, ceza veya mükâfatına göre tavır almak söz konusudur. Büyünün temel gâyesi, menfaat temini olduğundan, yerine göre dince kutsal sayılan şeyleri de kendi gâyesi için kullanarak dini istismar edebilir. Büyüde şahsî, dinde hem şahsî hem de sosyal gâye söz konusudur. Dinin devamlılığına karşılık, kişinin bilgi, yetenek ve imkânı bitince veya gâyesini gerçekleştirince büyü olayı sona erer. (Hikmet Tanyu, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 501-502)
İslâm, sihirle uğraşmayı, büyü yapmayı şirk ve küfür derecesinde bir fiil saymış, bu konuda çok şiddetli bir tutum sergilemiştir. Bu açıdan, sihir ya da büyü kitaplarında yer alan ve az çok bilimsel bir gerçeği olduğu ileri sürülen, insanlara ve eşyaya tesir ettiği iddia olunan bu sihirlerin hurâfe mi yoksa gerçek mi olduğunu deneyerek, tecrübe ederek ortaya koymaya da cesaret edilememiş, günümüze kadar bu konuda kesin ilmî sonuçlara varılamamış olduğu kanaatindeyiz.
Kur’ân-ı Kerim’de yer alan âyetlerle, bazı hadislere dayanan bir kısım İslâm âlimleri büyünün bir hakikati olduğunu ve tesir ettiğini, bunun şerrinden Allah'a sığınmak gerektiğini söylemişlerdir. Mu’tezileye ve ehl-i sünnete mensup bazı âlimlere göre ise büyü, gerçek değildir. Sihir diye bir şey yoktur. İnsan hiçbir şekilde, dokunmadan başkasına etki yapamaz. Ancak mu’tezile ve bazı ehl-i sünnet âlimlerinin, bir kimseye dokunmadan etki edilemediği görüşünün, devirlerindeki fen ve teknik uygulamaların, çağımızdaki seviyeye ulaşmamış olmasından dolayı bu şekilde ortaya konduğu da bir gerçektir. Çünkü günümüzde fizikî birtakım yollarla, ses dalgaları, elektrik, kızıl ya da mor ötesi ışınlar kullanılarak eşyaya ya da herhangi bir insana etki etmenin mümkün olduğu anlaşılmıştır. Artık zamanımızda ses, ışık, elektrik dalgalarıyla el değmeden birtakım cihazlar çalıştırılabilmektedir. Tv., uydular, uzaktan kumandalı silahlar, füzeler vs. araç ve gereçler buna bir örnektir. Ancak bunların fizikî birtakım kanunlarla, bilimsel yollarla yapıldığı, bir sihir ya da büyü olmadığı ortadadır. Ehl-i sünnet âlimlerinden İmam Ebû Hanife, Ebû Bekir er-Râzî, İbn Hazm, Ebû Câfer el-Esterebâzî,’ye göre büyünün aslı yoktur. Hepsi göz boyamadan ve insanları aldatıp kandırmadan ibarettir. Yine kaydedildiğine göre, ehl-i sünnet âlimlerinin bir kısmına göre büyü vardır. Bunlara göre, bazı kimseler riyâzet, isimlerin ve rakamların özellikleri, efsun ve uzlet gibi yollara başvurarak başka varlıklar üzerinde etki yapabilecek duruma gelebilirler. Cinlerin kötüleriyle temas kurup onlar aracılığıyla olağanüstü şeyleri yaratan yine Allah’tır. Sihirbaz, büyüsüyle bir olayın sebeplerini bir doğrultuda düzenlemeye sevkeder. O isimlere ve rakamlara o özellikleri veren de Allah’tır. Böylece her işin fâili Allah olmaktadır. (Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l-Gayb Terc. 263; S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, 1/209; A. Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, s. 232)
Sihir konusunu, birtakım saçmalıklardan, asılsız uygulamalardan ve hurâfelerden arındırarak Kur’an ve sahih sünnetin ışığında düşünürsek, âlimlerimizin de belirttiği gibi, bunlardan bir kısmında gerçek payı olmalıdır. O halde sihrin bu gerçek kısmı ve tesiri nedir? Kanaatimizce bu, günümüzde geçmiş asırlara nispetle gayet iyi bilinen ve kullanılan “telkin”dir. Telkin, yaldızlı sözlerle, aldatıcı davranış ve yalan-dolan haberlerle muhâtabın kafasını ve gönlünü bulandırmak, fikirlerini çelmek, kanaatini değiştirmek ya da arzu edilen görüş veya kanaate sahip olmasını sağlamaktır. Telkin, günümüzde söz, propaganda, yazı, resim, film, mozik, spor, yalan haber vs. yollarla çok modern bir şekilde yapılmaktadır. Bunun için kaset, disket, cd., bant, resim, yazı, tv., telefon vs. araçlarla muhâtaba ulaşılmakta, onun fikirleri çelinmekte, belli bir kanaate sahip olması temin edilmektedir. (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 8/88). Tâbir câizse kişi, yavaş yavaş şartlandırılmakta, beyni yıkanmakta, yani büyülenmektedir. Bu şekilde telkin sahiplerinin isteği doğrultusunda, insanlara doğrular yanlış, yanlışlar doğru, hak bâtıl, bâtıl hak, yalanlar doğru gibi gösterilmekte, kabul ettirilmektedir. Geçmişte bir insan ya da cin şeytanının, sihirbazının bir ya da birkaç kişiyi, bir kabile veya site halkını büyüleyip kandırarak küfre götürebilmesine karşılık, günümüzün modern sihirbazları, sahip oldukları iletişim araçlarıyla milyonlarca insanı, az geliş(tiril)miş veya geri bıraktırılmış toplumları, ulusları, câhil kitleleri istedikleri biçimde şartlandırmakta, zehirlemekte, yalan yanlış fikirler empoze ederek, kendi benliklerinden koparmaya çalışmaktadırlar.
Yalan haberler, reklâmlar, seks filmleri, pembe diziler, spor ve özellikle futbol maçları, müzik vs. yollarla insanların beyinleri dumûra uğratılıp uyuşturulmakta, insanlar düşünemez, doğruyu yanlışı, faydalıyı zararlıyı ayırt edemez hale getirilmektedir. İletişim araç ve gereçlerinin yoğun baskısı, sihirleyici, büyüleyici gücü altında insanlar cinsel ihtiyaçlarıyla midelerinden başkasını düşünemez, akıl ve irâdelerini kullanamaz, silkinip kendilerine gelemez duruma sokulmaktadır. Bu gerçeği inikâr edemediklerinden Batılılar bile, tv.ye magic box (büyüleyici kutu) demektedir. Eski büyücülerin/sihirbazların yerini alan tv., seyirciyi efsunlayıp hipnotize etmekte, aptallaştırmaktadır. Bu sihirli iletişim gücünün sahipleri ve yönlendiricileri, çıkarlarını tehlikede hissettikleri anda kamuoyu oluşturmakta, halk kitlelerini harekete geçirerek hükümetleri devirmek, ya da onlara arzuladıkları kararları aldırtmak istemektedir.
Kur’an-ı Kerim’de Sihir Kavramı
“Sihir” kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de 60 yerde geçer; 2 âyette de “kâhin” kelimesi kullanılır. Kur’an, câhiliyye toplumu üyesi müşriklerin, hak olarak gönderildiklerini tebliğ ettiklerinde, bunları alışılmadık, duyulmadık şeyler olarak değerlendirerek, peygamberlere “büyülenmiş, kendisine sihir yapılmış, cinlenmiş, mecnun” gibi ifâdeler yakıştırdıklarını belirtir. Yine hakkın ifadesi olan vahye de “bu bir sihirdir/büyüdür” dediklerini ifade eder (10/Yûnus, 2). Kur’an, bu ithamları kesin bir dille reddeder. Peygamberin bir kâhin, mecnun veya sihre uğramış biri, ya da büyücü/sihirbaz olmadığını belirtir (52/Tûr, 29-30; 68/Kalem, 2; 81/Tekvîr, 22). Peygamberlerin mûcize göstermesine karşı kâfirler buna sihir demişlerdir (5/Mâide, 110; 6/En’âm, 7; 10/Yûnus, 77; 27/Neml, 13, 28/Kasas, 48; 37/Sâffât, 14-15) Bunların yanında sihrin peygamberlerle ve vahiyle zerre kadar ilgisi olmayan, şeytânî bir pislik ve küfür olduğu vurgulanır.
“Sihir” kelimesi, Kur’an’da “hile” (20/Tâhâ, 64, 69), “kandırmak ve aldatmak” (23/Mü’minûn, 89) anlamlarında kullanılır. Sihirbazlar/büyücüler fesatçı/bozguncu (müfsid) olarak değerlendirilir ve Allah’ın onların işini düzeltmeyeceği açıklanır (10/Yûnus, 81). Kur’an, sihirbazların, nereye gitseler başarılı olamayacağını belirtir (20/Tâhâ, 69; 10/Yûnus, 77). Allah, sihri tesirsiz bırakacak, iptal edecektir (10/Yûnus, 81). Kur’an, Hz. Mûsâ ile Firavunun sihirbazları arasındaki mücâdeleyi, değişik sûrelerde ve bazı ayrıntılarla birlikte açıklar (7/A’râf, 103-126; 10/Yûnus, 75-86; 20/Tâhâ, 56-72; 26/Şuarâ, 30-51). Bu mücâdelenin vurgulanması, her dönemde değişik biçimde ve farklı araçlarla Firavunların sihirbazlar/büyücüler (hakkı bâtıl ve bâtılı hak, akı kara ve karayı ak gösterenler, insanları çeşitli hilelerle kandıran ve oyalayanlar) ile vahyin ve Peygamberî dâvetin karşısına çıkacaklarını hatırlatır. Yine mü’minlere ders ve moral verilir; kim olurlarsa olsunlar, büyücülerin ortaya koyduklarını Allah boşa çıkarıp iptal edecek, her nerede olurlarsa olsunlar büyücüler başarısız olacaklar, her iki dünyada da felâha kavuşamayacaklar, kurtuluşa eremeyeceklerdir.
__________________
Kendini Dönüştürmedikçe, Hiçbir şeyi dönüştüremezsin.
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 03-15-2018
redman - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
redman redman isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: Jul 2017
Mesajlar: 114
Tecrübe Puanı: 0
redman konu
Standart

Şöyle bir durum var; dinler bile hayatımızda netlik kazanmış şeyler değiller (toplumsal açıdan) bu haldeyken, kaynağı belirsiz büyü kavramı nasıl bu yerini korumuştur ?
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 03-16-2018
Saruu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Saruu Saruu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: Aug 2016
Nerden: Antalya-Manavgat
Mesajlar: 293
Tecrübe Puanı: 0
Saruu konu
Standart

Çölle ilgili her hikâye gibi bu hikâye de kuyuyla başlıyordu. Su, çölün kıymetlisiydi ve kuyu suyu bağrında taşıyordu. Su arayana Yusuf veriyordu bazen yahut ölümün eşiğindekine hayat…

İhtiyar adam kuyuya yaklaşırken Yusuf bulmayı beklemiyordu elbet ama onu çölün en bilinmez köşesine atan kum fırtınasından sonra kuyuda hiç olmazsa bir damla umut bulabilirdi… Ama bunun yerine bir hikâye buldu. Yeryüzünde yaşamın başlamasıyla başlayan, bitmesiyle bitecek olan bir hikâye.

Titreyen elleriyle kuyunun ağzını kapayan büyükçe taşı kaldırmaya çalışırken taşın üzerindeki kadim zamanlara ait yazıyı gördü. Birden ürktü, kalbinin sıkıştığını hissetti. “Bir kuyunun ağzı neden kitabeyle kapatılır ki” diye düşündü. Sonra haline gülüp söylenmeye başladı:

“Uçsuz bucaksız çölün, günlerce süren kum fırtınalarının ve susuzluğun durduramadığı ihtiyar kalbimi bir kör kuyu durduracaktı az daha.”

Üç gün önce kervanı basan haramilerden kaçıp çölün derinliklerine doğru atıyla doludizgin giderken ilk kez kalbinin teklediğini hissetmişti. İki gün süren kum fırtınasının ardından ölüme bu kadar yaklaşmışken bu kuyu bir umut gibi karşısında duruyordu.

İhtiyar, titreyen dudaklarıyla Allah’ın adını andıktan sonra tüm gücüyle kapağı açmak için yüklendi. Son gücünü son umudu için harcadığının farkındaydı. Ve kuyunun ağzını kapayan taş yavaş yavaş hareket etmeye başladığında ihtiyarın gözlerinin içi gülüyordu. Daha bir kuvvetle zorladığı kapağı yarıya kadar açtığında ise bir gariplik hissetti. Kuyunun karanlığı içinde bir kıpırdanma vardı. Daha iyi görebilmek için biraz eğildi. Gözleri karanlığa alışmaya başladığında kuyunun dibine doğru uzanan iki halat gördü. Halatların ucunda ayaklarından baş aşağı asılmış iki kişi duruyordu. Gözlerine inanamadı… Kuyuda asılı duranların hareket ettiklerini gördüğünde artık ayakları onu taşımaz oldu. Korkuyla yere yığılırken kalp atışları iyice zayıflamıştı. Kumların üzerine boylu boyunca uzanırken bu kumların mezarı olacağını anlamıştı. Son bir gayretle kelime-i şahadet getirirken, kuyudakiler “Muhammedun Rasulullah” kelamını duyduklarında irkildiler… Ayaklarından asılı duranlardan biri, diğerine:

“Duydun mu?” dedi heyecanla, “son peygamberin ismini söyledi.”

“Evet” dedi diğeri, gözlerinin içi gülüyordu:

“Demek ki kıyamet yakın ve cezamızın bitmesine az kaldı”

SANİYEN

Rivayet odur ki Harut ve Marut adlı iki melek bir gece kayan yıldızlar gibi eski Bâbil şehrine indiler. Ne insanlar bu gecenin diğer gecelerden farklı olduğunu anlayabildi ne de melekler hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının farkına varabildiler.

Bâbil’in serin gecelerinden biriydi. Her zamanki sessizliğin içine inen iki melek, insan bedenine alışmaya çalışan tedirgin ve rahatsız halleriyle kenar mahallelerden şehre doğru ilerlediler. Gün ağarmaya başlamıştı. Uykudan yeni uyanan Bâbil halkı, evlerinden dışarı çıkarken iki melek sokaklardan hızla geçip büyük meydana doğru ilerliyordu. Harut ile Marut her ne kadar insan gibi görünseler de farklı duruyorlardı. İki meleği görenler yabancı olduklarını anlayıp garip garip bakıyorlar; kimi konuşmaya çalışıyor, kimi de hızla onlardan uzaklaşıyordu. Ama bu uzun boylu, heybetli ve iyi giyimli yabancılar herkesi ürkütmüştü. Evlerin önünden hızla geçerken, dalgalanan saçları, savrulan cübbeleri, görülmemiş güzellikteki urbalarıyla dikkat çekiyorlardı. Pencere ve kapılarda insanlar onları görmek için sıralanmıştı.

Sonunda iki melek Bâbil’in geniş ve kalabalık meydanına geldiler. Güneş ağır ağır yükseliyordu. Etrafta büyük bir telaş ve koşuşturma vardı. Mallarını pazara getirenler, erkenden alışverişe başlayanlar ve köle getiren kervancılar, çeşit çeşit hayvanı ve eşyayı satmak için hazırlıyorlardı. Telaş ve uğultu meydanın tek hâkimiydi. Sanki biraz önce, insan suretindeki bu iki meleği görmek için sokaklara çıkan halk bu değildi.

Harut’la Marut, meydanın ortasında bulunan ve kölelerin satılırken gösterildiği büyük ve yüksek taşın üzerine çıkıp bir süre dimdik durdular. Rüzgâr bile hızını kesip sakinleştiği halde insanlar onlara dönüp bakmadılar bile. Uğultu aksine daha da artıyordu ki, Harut havaya kaldırdığı iki elini yanlara doğru açarak bağırdı: “Ey insanlar !”



Harut’un sesi öyle gür çıkmıştı ki meydandaki herkes irkildi. Sesi ilahi bir ikaz gibi uzun süre yankılandı. Meydanı dolduran kalabalık adeta buz kesmişti. Daha önce duymadıkları ve hiçbir sese benzemeyen bu sesin meydanın ortasında duran iki yabancıdan birine ait olduğunu uzun süre kavrayamadılar.

* * *

Günbatımı gelip akşam yavaş yavaş inerken, iki yabancı ortadan kaybolmuştu. Kimse nereye gittiklerini bilmiyordu. Şehirde neredeyse her evde onlar konuşuluyordu. Herkes duydukları ya da gördükleri küçük ayrıntıları anlatıyor, kendi yorumlarını da olaya ekliyorlardı. Kimi, onların gece gökyüzünden rüzgârda salınarak düşen yapraklar gibi indiklerini söylüyor; kimisi tanrının elçisi olduklarını, uğur ve bereket getireceklerini iddia ediyordu. İçlerinden en genç olanı daha fazla dayanamayarak söze karıştı:



“Peki, ya bize öğreteceklerini söyledikleri şey hakkında ne düşünüyorsunuz?”

İhtiyarlardan biri gence doğru döndü, kaşlarını çatmıştı:

“Ben bu yaşıma kadar böyle bir şey işitmedim, babamdan da dedemden de. Hakkında bir şey bilmiyorum ve bilmediğim şeyler beni rahatsız eder. Ve siz gençler, hakkında bir şey bilmediğiniz yeni şeylere tamahkâr yaklaşırsınız. İşte bu beni korkutuyor.”

Yaşlılardan bir diğeri usulca ve kendi kendine konuşur gibi önüne bakarak söze karıştı:

“Sende bir zamanlar gençtin Balar. Unutma ki sende tamahkârdın. Hem bu yabancılar Tanrı tarafından gönderildiklerini söylüyorlar, senin Tanrın tarafından. Bu durumda neden endişeleniyorsun?”

Dostu Sima’yla atışmak istemeyen Balar öfkeyle odayı terk etti. Meclistekiler onun öfkeli haline alışık olduğundan gidişini umursamadılar. Onun çıkmasının ardından Sima sözlerine devam etti:

— ¬Bu yabancılar hakkında endişelenmeye gerek yok. Eğer söyledikleri gibi bize olağanüstü bir şey öğreteceklerse eminim bu şey herkesin hoşuna gidecektir. Yok, eğer yalancı çıkarlarsa o zaman başlarına gelecekleri onlar düşünsün.

Biraz önce konuşan genç aynı heyecanla yine söze karıştı:

— Ya gerçekten tanrı tarafından gönderilmişlerse?

Sima alaycı bir şekilde gülümsedi:

— Bunu Balar’a sorun, tanrıyla arası iyi olan o.

Balar meclisten ayrıldıktan sonra şehrin çıkışındaki tepeye doğru tırmandı. Şehir ışıklarını geride bırakarak, tepenin ardındaki çölün dalgalı kumlarını kaygılı gözlerle seyretmeye başladı. Sonra kendi kendiyle konuşur gibi kısık bir sesle:

“Yakında büyük şeyler olacak, görmediklerimizi göreceğiz; bilmediklerimizi öğreneceğiz. Önce bolluk sonra darlık bizi saracak. Tüm işaretler ortada.”



Sonra yere doğru diz çöktü. Başını gökyüzüne doğru kaldırdı:

“Ey atalarımın anlattığı, dedelerimden işittiğim, yerin göğün ve arasında olanların yaratıcısı! Beni duy! Çıkacak olan fitnenin şerrinden beni koru”

Derken çölün içinden şehrin karanlığına doğru ilerleyen birini fark etti. Kumlar üzeride yalın ayak yürüyen ve karanlıkta bile güzelliği alenen ortada olan bu kadın, gayet sakin bir şekilde Balar’ın bulunduğu tepenin alt kısmından geçerek şehre doğru ilerledi. Balar olduğu yerden yavaşça kalktı. Bir gün için yeterince gariplik gördüğünü düşünerek evin yolunu tuttu…

* * *

Günün ilk ışıklarıyla birlikte iki melek yine sokaklarda göründü. Meydandaki bir ağacın altına oturdular. Çevrelerini saran halk, onlara bir şeyler sormak için sabırsızlanıyordu fakat kimse bir şey söylemeye cesaret edemedi. Meleklerden biri ayağa kalkarak, “Ey insanlar” diye söze başladı. Gözleri etrafında toplanan insanların üzerinde dolaştı. Kalabalıktaki herkes, meleğin sadece kendisine gözlerini dikerek baktığını düşündü. Zannettiler ki bu bakış kalplerinde sakladıkları tüm sırları görebilecek kadar derin. Melek daha gür bir sesle devam etti:

— Eğer size öğreteceğimiz şeyleri karı-kocanın arasını bozmak için, cana kıymak, fesat çıkarmak ve bozgunculuk yapmak için kullanırsanız gizli ve saklı her şeyi bilen Rabbiniz sizi şiddetli bir azapla cezalandırır. Ey insanoğlu! Sakın ola ki bunları fenalık için kullanmayın!

O gün insanlar duymadıklarını duydular, görmediklerini gördüler. Gece olduğunda toprak damlı evlerden saraylara uzanan hayallerle uykuya daldılar.



Gece, çölü siyah bir örtü gibi kaplarken, iki melek şehrin kapısından çıktı. Çölün karanlığına doğru ilerlerken tepenin başında Balar’ı gördüler. Tepeden aşağı onlara doğru koşuyordu. Harut’la Marut ellerini kaldırarak ona durmasını işaret ettiler. Balar olduğu yerde çakılıp kaldı. Derken içinden bir sesin kendisine hitap ettiğini fark etti:

— Allah’ın elçisini bul !

İki melek yollarına devam edip gözden kayboldular. Yerinde öylece bakakalan Balar, bir süre sonra uzaklarda göğe doğru yükselen iki ışık gördü…

Sabah olduğunda insanlar sihir öğrenmenin heyecanı ile meydana doğru telaşlı adımlarla ilerlerken, Yaşlı Balar Allah’ın elçisini aramak üzere şehirden ayrıldı.



* * *

Melekler her sabah günün ilk ışıklarıyla şehre gelip, akşam karanlık bastırdığında şehirden çıkıp ortadan kayboluyorlardı. İnsanlar öğrendiklerini uygulama telaşına düşmüştü. Her gün yeni bir garipliğe şahit oluyorlardı. Günlerce uzayıp giden işler bir çırpıda bitiyordu. Tarlalar daha çabuk sulanıyor, duvarlar kolaylıkla örülüyordu. Bütün bunları yapabilmelerini sağlayan bu garip halin sebebini çözemiyorlardı. Her nasılsa oluyordu ve bu bilinmezlik umurlarında değildi. Sebebini ve nasıl meydana geldiğini bilmedikleri bu olaylara “sihir” dediler. Sihir, yani ‘sebebi gizli olan ince şey”



Melekler endişe içindeydi. İnsanlara sık sık bunun bir sınav olduğunu; öğrendiklerini iyiye kullanırlarsa iyilik, kötüye kullanırlarsa kötülük yapacaklarını, nimete nankörlük etmemelerini hatırlatıyorlardı.

Günler bu şekilde geçerken bir gün Harut’la Marut’un yanına çok güzel bir kadın geldi. Adını çöl çiçeği Zühre’den alan bu kadın, Balar’ın gece çölde gördüğü kadındı. İki melek kadının güzelliğine hayran kaldılar. İnsanlar, gözlerini bürüyen hırsın ve sihrin sarhoşluğuyla Zühre’yi fark etmediler bile. Melekler ise daha önce gördükleri hiçbir şeyle kıyaslayamadılar onun güzelliğini. Bakışları iki meleğe hiç hissetmedikleri duyguları yaşattı. Bir şeyin etkisi altına girmişlerdi. Öyle bir sihirdi ki bu, kalbi tutsak ediyordu. Ve iki melek kadına meylettiler…

Kadın onlara:



“Beni istiyorsanız, şu yanımdaki çocuğu öldürün” dedi. Oysa iki meleğe haksız yere cana kıymak yasak kılınmıştı. Harut’la Marut, biz Allahtan korkarız, dediler.



Zühre bir zaman sonra yine geldi. İki melekten İsm-i Âzam duasını öğretmelerini istedi. Bu dua Meleklerin her akşam göğe yükselmelerini sağlayan ilahi bir kelamdı… Zühre’nin bu isteğini de reddettiler. Ama her geçen gün Harut’la Marut’un bu kadına olan tutkusu artıyordu.



Zühre üçüncü kez geldiğinde adeta güzelliğin zirvesine ulaşmıştı. Onun zarafetinden başları dönen iki melek, daha fazla direnemeyip kadının üçüncü isteğini kabul ettiler. Zühre bu kez de iki melekten şarap içmelerini istemiş, onlar da diğer isteklere göre bunu daha makul görmüşlerdi. Hem onlar zaten Zühre’nin güzelliğinden sarhoş olmuşlardı bile. Oysa Allah onlara şarap içmeyi de yasak kılınmıştı. Ve iki melek Allaha verdikleri sözü tutamadılar…

Günahın kuytusunda şarabın ilk yudumlarını istemeyerek de olsa içen melekler, içtikçe daha fazla içmek istediler. Bir süre sonra kendilerini kaybettiler. Uyandıklarında ise dehşete kapıldılar. Ayıkken yapmayı reddettikleri her şeyi yapmışlardı… Zühre’nin yanındaki çocuğu öldürüp onunla birlikte olmuşlar, İsm-i Âzam duasını da farkında olmadan söylemişlerdi.

Zühre ortadan kaybolmuştu ve iki melek pişmanlıklarıyla baş başa kaldılar…

SALİSEN

Balar yaptığı uzun yolculukta bulamadığı Allah’ın elçisine şehre dönerken çölde rastladı. Bir kuyunun başında duruyordu. Balar ona başından geçenleri anlatırken bir yandan şehre doğru yola koyuldular. Allah’ın elçisi Balar’ı dinledikten sonra bu yolculuk sayesinde insanların çıkardığı fitneden uzak kalabildiğini anladı. Olayların aslını en başından anlatmaya başladı:

“Âdem Babamızın çocuklarından Kabil, Habil’i öldürdükten sonra uzun yıllar boyunca sefil bir hayat yaşadı. Bir gün torununun torunu, oğluyla birlikte şehrin dışına doğru yürürken yolda ona rastladılar. Çocuk babasına “Bu kim?” diye sordu. Babası “Bu senin büyük büyük dedelerinden Kabil’dir” dedi. Çocuk öfkelenip “Benim dedelerimden Habil’i öldüren Kabil mi?”dedi. Babası evet, deyince yerden aldığı taşı hışımla Kabil’e fırlattı. Ve Kabil bu taşla olduğu yere yığılıp kaldı.

Bu manzarayı göklerden seyreden melekler, insanoğlunu kınadılar. Allah Celle Celalihu, onlara “Eğer size de nefis ve şehvet verseydim, sizde onlar gibi olurdunuz” diye nida etti. Melekler hayır, dediler “Biz onlar gibi sapkınlık yapmazdık.” Allah Celle Celalihu, “Öyleyse aranızdan en güvendiğiniz iki meleği seçip bana gönderin. Onlara nefis ve şehvet verip yeryüzüne göndereyim. “ dedi. Melekler takvalarına güvendikleri Harut’la Marut’u seçtiler. Bu iki melek sihri öğretmek üzere dünyaya gönderilecekti. Rab’lerinin insanları sınamak için gönderdiği bu melekler, “ Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın inkâr etme!”* diye uyardıktan sonra sihri öğreteceklerdi. Fakat önemli bir sınav da onları bekliyordu.

Allah Celle Celalihu onlara nefis ve şehvet vererek dünyaya gönderdi. Şarap içmeyi, haksız yere câna kıymayı ve zina etmeyi yasakladı. Ancak onlar bu yasaklara riayet edemeyip şarabın sarhoşluğuyla yasakları çiğnediler. Rab’leri onlara ceza olarak dünyada mı ahirette mi azap istersiniz diye sorunca onlar “Biz ahiret azabına tahammül edemeyiz, bize dünya da azap ver.” dediler. Ve Rab’leri onları kıyamete kadar sürecek bir azapla cezalandırdı. “

Sözün bu kısmında Balar Allah’ın elçisine dönüp “Yoksa kuyu mu?” diye sordu. Ardından uzun bir sükût gecenin derinliğine doğru uzayıp gitti…

Şehre ulaştıklarında söylentiler her yere yayılmıştı. İnsanlar Harut’la Marut’un bir kuyuya baş aşağı asılmak suretiyle cezalandırıldıklarını, kıyamete kadar suya bir karış mesafede suya muhtaç olarak kalacaklarını söylüyorlardı. Zühre hakkında da söylentiler vardı. Tanrı onu bir çöl çiçeğinden kadın suretine getirmiş sonra da melekleri onun güzelliği ile sınamıştı. Peki, sonra ona ne olmuştu? Biri dedi ki: Zühre, İsm-i Âzam duasını öğrendikten sonra duayı okuyup arşa yükseldi ve Tanrı da onu gökyüzünde bir yıldız haline getirdi…

İki melek ayaklarından asılı durdukları karanlık kuyuda susuzluktan çok pişmanlıkla kavrulurken çölle ilgili her hikâye gibi bu hikâye de kuyuyla başlıyordu…

________________________________________

* Bakara suresi, 102. ayet.
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 03-16-2018
redman - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
redman redman isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: Jul 2017
Mesajlar: 114
Tecrübe Puanı: 0
redman konu
Standart

Hepinize teşekkür ederim.
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 03-17-2018
Katzfiel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Katzfiel Katzfiel isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: Jul 2016
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 586
Tecrübe Puanı: 429
Katzfiel will become famous soon enough
Standart

Alıntı:
redman´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Hepinize teşekkür ederim.
rica ederim, iyi forumlar dilerim.
__________________
Kendini Dönüştürmedikçe, Hiçbir şeyi dönüştüremezsin.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


ufoloji,ufo olayları